
Bir sabah uyandığımızda, kulağımıza taktığımız bir çift kulaklık sayesinde artık herkesle konuşabildiğimizi düşünelim. Japonca bilmeden Tokyo’da çay sipariş edebiliyoruz, İspanyolca bilmeden Buenos Aires’te taksi çağırabiliyoruz. Dil bariyerleri kulaklığın içindeki küçük bir yazılımla çözülüyor. İlk bakışta bu mucize gibi geliyor. Peki, o zaman çevirmenlere ne olacak?
İnsanın kulağına fısıldayan bir teknoloji, kelimeleri başka bir dile döküyor olabilir; ama anlamı, tonu, kültürü kim çevirecek? Bir yazılım “elini taşın altına koymak” deyimini duyduğunda gerçekten birinin elini kayaların arasına sıkıştırdığını sanabilir. Biz ise kahkaha atarız, çünkü deyimin ruhunu biliriz. İşte bu ruhu teknoloji henüz öğrenemedi. Belki bir gün öğrenmeye yaklaşır, ama o gün geldiğinde bile insanın ironiye, metafora, duyguya kattığı ince ayarı taklit etmek zor olacak.
Bir başka açıdan bakınca: Belki çevirmenler artık yanımızda olmadan da alışveriş yapabileceğiz, ama edebiyatı kim çevirecek? Kafka’nın Dönüşüm’ündeki o böcek, sadece “insect” midir? Yoksa sistemin altında ezilen insanın ruhunun simgesi mi? Bir algoritma bunu hissedebilir mi? Belki de çevirmenler, gelecekte “kelime çevirmekten” çok “anlamı aktaran” rehberlere dönüşecek.
Aslında teknoloji, insanı işsiz bırakmaktan çok, işini değiştiren bir güç. Buhar makineleri geldiğinde de “artık kimseye ihtiyaç kalmayacak” denmişti; oysa insan emeği yok olmadı, sadece biçim değiştirdi. Çeviri kulaklıktan gelirse, çevirmen belki de daha derin bir rol üstlenecek: kültürün gölgesini, ironinin inceliğini, dilin titreşimini aktaran kişi olacak.
Kısacası, teknoloji kelimeleri çevirebilir. Ama insan hâlâ anlamın çevirmeni.

