Japonya seyahatimde fark ettiğim şeylerden biri, yabancı bir yerde tamamen yalnız olmanın ne kadar özgürleştirici olabileceği oldu. Hiç kimseyi tanımadığınız, kimsenin de sizi tanımadığı bir yerde yürürken, sanki üzerinizdeki tüm bakışlardan sıyrılıyorsunuz. Sokaklar kalabalık olsa da, bir anlamda görünmezsiniz. Bu görünmezlik, bana beklenmedik bir hafiflik getirdi.
Normalde günlük hayatımda, insanların benden ne beklediğini düşünürüm: nasıl görünmeliyim, nasıl konuşmalıyım, nasıl davranmalıyım… Ama orada, Tokyo’nun karmaşasında ya da Kyoto’nun sessiz tapınaklarında bu kaygılar yoktu. Çünkü hiç kimse benden bir şey beklemiyordu. Ne geçmişim, ne işlerim, ne de sorumluluklarım yanımdaydı. Yalnızca ben ve içinde bulunduğum an vardık.
Belki de bu yüzden yalnızlık bazen korkutucu değil, tam tersine özgürleştirici olabiliyor. Japonya’nın düzenli, saygılı ve güven veren yapısı bu duyguyu daha da pekiştirdi. Yolda yürürken kimse sizi rahatsız etmiyor, kimse sorgulamıyor. İnsanların birbirine saygısı, sizin de kendi halinizde var olmanıza alan açıyor. O anlarda, “işte medeniyet bu” diye düşündüm: insanın kendini olduğu gibi yaşayabilmesine imkân tanıyan bir düzen.
Yalnızken hissettiğim bu özgürlük, bana aslında koca bir dünyanın içinde kaybolmak değil, kendime daha çok yaklaşmak olduğunu gösterdi. Tanımadığım bir yerde, tanımadığım insanlarla çevriliyken, en çok kendimi tanıdım.

