Edebiyat & Sanat

Kafka’nın Gölgesinde

Franz Kafka, edebiyat tarihinde sadece bir yazar değil, adeta bir ruh hâlidir. Onu okuyan herkes, kendi karanlık tarafıyla yüzleşmek zorunda kalır. Kafka’nın hayatı, sürekli bir sıkışmışlık ve mutsuzluk etrafında döndü: gündüzleri memur, geceleri yazar; bir yanda toplumsal beklentiler, öte yanda kendi içine kapanan bir zihin. Belki de bu yüzden Kafka, eserlerinde daima insanın ezilmişliğini, sistemin ağırlığı altında böcekleşen bireyi anlattı.

Milenaya yazdığı mektuplarda bambaşka bir Kafka’yla karşılaşırız: kırılgan, âşık, huzursuz. Satır aralarında sevgiye duyduğu özlemi görürüz ama bu özlem hiçbir zaman güvene dönüşmez. O, aşka yaklaşırken bile tedirgindir; mutluluk Kafka’nın kaleminde hep yarım kalır. İşte ironisi burada başlar: Mektuplarında sevgiye tutunmaya çalışan adam, edebiyatında bir sabah böceğe dönüşen Gregor Samsa’ya hayat verir.

“Dönüşüm”, yalnızca bir fantastik hikâye değil; Kafka’nın kendi ruhunun alegorisidir. Sistem, iş, aile, toplum… Hepsi birden bire insanı tanınmaz hâle getirir. Bir sabah uyandığınızda artık “siz” değilsinizdir; başkalarının gözünde küçülmüş, ayak altında kalmış bir varlıksınızdır. Böcek olmak, Kafka için sadece bir edebi kurgu değil; yaşadığı çağın soğuk bürokrasisinin, insanı yok sayan düzeninin metaforudur.

Kafka’nın mutsuzluğu kişisel olduğu kadar evrenseldir. O mutsuzluğu yazıya dökerek, aslında insanlığın ortak sıkışmışlığını görünür kıldı. Belki de bu yüzden Kafka hâlâ bu kadar güncel: çünkü hepimiz zaman zaman kendi küçük “dönüşüm”lerimizi yaşıyoruz. Modern dünyanın baskıları altında, sevilmeme, anlaşılmama, görünmezleşme korkusunu biz de taşıyoruz.

Kafka’nın ironisi şudur: Hayatta bulamadığı huzuru, yazılarında da bulamadı. Ama mutsuzluğu sayesinde bize bir dil bıraktı; kendi çıkışsızlığını anlatarak, bizim içimizde bir kapı araladı. Belki de Kafka’nın büyüklüğü burada yatıyor: Kendi çaresizliğini evrensel bir aynaya dönüştürmesinde.

Tek tıkla güncel kal: Abone Ol

Bültenime abone olun, güncel kalın